15 Kasım 2009

A l e s sonrası


Pazar. Akşam. A le s bitti. Kütüphanedeyken daha iyi skorlar yapıyordum. Sonucu göreceğiz artık.

Klasik Pazar-Pazartesi-Salı yemeklerini yaptım. Kulağımda Hatırla Sevgili’nin müzikleri. Sona doğru bir kadeh rakı koydum kendime. Bol buzlu, az sulu. Yanına da bir bardak soğuk su. Başım ağrımasın sonra diye.

Şimdi ışıklar kapalı. Sadece aspiratörün ışığı açık. Mutfak sandalyesinde oturuyorum. Yemekler hazır. Beyleri çağırmak kaldı bir tek. “Seni Seviyorum”u başa alıyorum. Belki yirminciye. Akordeon çalabiliyor olmayı diliyorum. Ya da kendimi birinin kollarına atıp bu muhteşem müzikte vals yapıyor olmayı. Dönmeyi, dönmeyi...

Rakımdan bir yudum alıyorum. Hiç bitmeyecek, hiç kavuşamayacağım özlemlerimi düşünüyorum. Kulağımda “Seni Seviyorum.”

Rakım bitti.
Ağlamıycam.
Açıklayamam.

marruu

25 Ekim 2009

Kaşıntılarım


Vardır benim kaşıntılarım; arada gelir gider öyle. Mevsimlik alerji gibi. Rahat batar, bir şey dürter. Geçen sene ilk dönem bir sosyoloji dersine girmiştim misafir öğrenci olarak. Aman bir hoşuma gitti o öğrencilik ritmi, anlatamam. Her Cuma üç saatlik ders boyunca not tutuyorum. Ertesi hafta Perşembe gecesi oğlanı uyuttuktan sonra, hem bir önceki haftanın notlarını okuyorum, hem kitaptaki bölümle karşılaştırıyorum filan. Dedim ki, ülen Miso, sana böyle bir “resmi” motivasyon lazımmış. Bak ne güzel kırıp kıçını okuma yapıyorsun. Sonra köşenin delisiyle filan konuştuk. Mastır programlarına bir göz attık. Ooh, ooh, tezsiz mastırlar da var. Dal miso dal...

Duur! Önce A L E S. Mastır filan yapmak için buna girmek gerekiyormuş. İyi, gireriz. Ne vardı? Matematik + sözel. Kıvır, ben A.K. Kızılay’a gidip ağırlığı takriben 7 kilo filan olan bir kitap aldık. Konu anlatımlı ve çıkmış sorular da var.

Yaz başında bir heves başladım çalışmaya. Konu çalışıyorum, soru çözüyorum filan. Ama kardeşim, yuh insaf. Vallahi tembellik yapmıyorum ama herkesi böyle bir sınava itelemek inanılmaz bir haksızlık. Ben liseden mezun olalı 20 sene geçti. Şimdi karşımda mn bir sayıysa n basamağına şu kadar ekleyip m’den şu kadar çıkardığımızda, onu da fitil haline getirmek suretiyle ilgili işlemi yaptığımızda çıkan sonuç falan filan gibi sorular. Ya da üslü çoklar, çarpanlarına ayırmalar, EBOK-EKOK gibi yazarken bile açılımından ya da ne halt olduğundan, neden kullanıldığından emin olamadığım laflar. Dikkat deseniz 5000. Payı paydaya yazmalar, 12’yle 3’ü çarpıp bambaşka diyarlardan sonuçlar bulmalar. Bir de bu puştlar alttaki şıklara işlem hatası yaparak ulaştığın sonucu da bir şık olarak yazıyorlar ya, iyice fıttırıyorum. Anlamadığım şeyleri müdürüme ya da A.K.’ya soruyorum ama içim de ezik kırık. Çaresizlikten. Onlar da beni üzmemek için, kendimi mongol gibi hissetmemem için bir kibar- bir zaarif. Kocca adamlar eğile büküle... heheh

Sınav Kasım’ın 15’inde. Yüzdük kuyruğuna geldik. Aptal saptal sözel soruları da ayrı boğuyor ama mastır için istenen sonucu alırım gibime geliyor. Pek yüksek değil; zira gelen öğrenci profilinin matematik limiti aşikar.

Bir de artık bu sınav araç olmaktan çıktı, sanki önemli olan sınavmış gibi oldu. Daha hangi bölüme mastır başvurusu yapacağımı bile düşünmedim. Bir iki kere internetten baktım ama oturup adam gibi bir karara varmadım. Seçenekler bile muğlak. Paso matematik sorusu çözüyorum. Ya kardeşim ben bu azimle Yük. Mat. Müh felan olurum. Üç beş havuz doldurup boşalttım ya.

Olurum belki yavv.

Nah!!





27 Eylül 2009

Bu seller hep aynı


Üniversite birinci sınıfta T a r ab ya’da bir eve çıkmıştık Figen diye bir arkadaşımla. Ev dedim ya, yanlış anlaşılmasın. Bir apartmanın tek odalı, kapıcı dairesinden dönüştürülmüş, apartman giderleri için kiraya verilen mekanıydı. İç kapı kazan dairesine açılıyordu. Dış kapı ise apartmanın girişinden bağımsızdı; apartman kapısı gibi bir kapıdan girilir, iki üç metrelik bir koridordan sonra balkon kapısı gibi bir iç kapıyla odacığa girilirdi. Çok da ucuza kiralamıştık. Yurttan sıkıldığımızda kaçacak bir yerdi işte. Haftada üç dört gün gidip kalıyorduk. Figen’in dayısı güvenli olsun diye demir dirseklerle üç yerinden çakmıştı kapıyı. Nereden bilecektik...

Bir gece yalnızdım evcikte. “Misoo, misoo,” diye seslenen komşuya uyandım. Sabah saat beşe geliyor. Kazan dairesinin oradan sesleniyor.

“Miso, içeride su var mı?”
Uyku sersemi ne olduğunu da anlamadım. “Yok,” dedim ama hemen ayıldım. “Yok ama ayaklarım cıp cıp ediyor. Halı ıslanmış”.
“Miso, ön tarafa git, oraya dolanıp alıcam seni, dere taştı,” dedi.

O kapıyla balkon kapısı gibi iç kapının arası taş çatlasa on metredir. Oraya gittiğimde gözlerime inanamadım. Dış kapıdan sular kudurmuş gibi içeriye doluyor. Bakakaldım. O sırada komşu üst balkonun demirlerine tutunarak kendini aşağıya bıraktı.

“Miso kapıyı aç.”
Miso salağı kapıyı açtı ama dış kapının anahtarı içeride. Kapıyı açmamla sular içeriye dolmaya başladı. Kapıyı açmamla ranza, kitaplık, her şey odanın diğer kısmına sürükleniverdi.
“Miso kapıyı aç.”
“Anahtar gitti, yok anahtar.”
“Miso, ne diyosun?”

Adamın suratına bakıyorum. Sular belimde. Ve sular nasıl bir hızla yükseliyor anlatamam. Atila abi üst balkonun demirlerine tutunuyor ve ayaklarıyla dış kapıya vurmaya başlıyor. Yapabileceğim hiç bir şey yok, kaçabileceğim hiç bir yer yok. Kapının kenarına tutunmuş bekliyorum kurbanlık gibi. O tip anlarda insana bir deli kuvveti geliyor herhalde. Sular boğazımda artık. Küt diye kırıyor en sonunda kapıyı. Benim dış kapıya doğru gitme ihtimalim sıfır; iç kapıyı bıraksam ben de sürüklenicem. Atila abi gelip beni sırtına alıyor, dış kapıya götürüyor. Gelmemiş olsa sular beni aşmış olacak. İkimiz de üst balkondan eve giriyoruz.

Bütün bu olaylar toplam üç dakika ya sürmüş ya sürmemiştir. Dere taşıp sokaktaki arabaları sürüklemiş. Arabalar devrilince sokağı tıkamış, dere daha da taşmış ve bütün giriş katlarını su basmış. Bir kaç saat içinde sular çekiliyor. Eve girdiğimde suların tavandan yirmi santim aşağısına kadar yükseldiğini görüyorum. Eşyaları dışarıya taşıyoruz. Ve anında nereden geldiği belli olmayan insanlar beliriyor. İnsan o telaşta, o şokta neler olduğunu anlamıyor, o insanların yardıma geldiğini sanıyor. O gün yalnızca kemanımı kurtarabilmiştim, geri kalan her şeyi alıp götürmüşler. Farkında bile değilim. Kafa beş bin olmuş, sürekli tavanın altındaki izi düşünüyorum. Biri elini çamura batırıp bir çizgi çekmiş gibi. Sürekli, Atila benim o gece evde olduğumu hatırlamasaydı olabilecekleri düşünüyorum. Öğlenleyin bir baktım ki bütün kıyafetler, ahşap eşyalar, mutfak eşyaları... ne var ne yok hepsini silip süpürmüş yardımsever halkım.

Ya işte, bu seller hep aynı. Filmin senaryosu da hep aynı. Sel haberlerini dinlerken Ilgaz “anne, bunlar niye yüzmemiş, yüzme bilmiyorlar mı?” diye sordu. Kırık kırık gülümsedim. Başıma gelmeden önce ben de yüzülür, yüzülebilir sanıyordum. Ne mümkün; kavradığın yeri elinin içinde muhafaza edebilmek bile başlıbaşına bir iş. Beyefendinin söylediği gibi dere öcünü alıyor, vurup geçiyor.

Çok kötüydü çok. O olaydan sonra uzun süre kendime gelemedim. Bu yazının bu kadar gecikme sebebi de bu işte. İçim kaldırmadı, yazmak istedim ama yazamadım. O insanlara sabır diliyorum, unutmak diliyorum.

marruu

01 Eylül 2009

Aciyooo


Uzundur ertelediğim şeyi yaptım ve bugün gidip mememdeki ufak şeyi aldırdım. Gerçi patolojiye gönderildi parça, ama öyle bir korku filan yok. İyi bu iyi, filan dedi doktor almadan önce, alırken ve aldıktan sonra. Gayet güven verici bence; patoloji sonucuna bile gerek yok. Kıro miso.

Hamileyken başlamıştı, şimdi Ilgaz 8 yaşını bitirdi. Yuh! Ama ben iyi bir şey olduğunu biliyordum. (Miso=mübarek müneccim)

Gözümün önüne bir perde çekildi ve lokal anesteziyle yapıldı. Ben de doktorların konuştuğu her şeyi dinledim. (Benim bir işim de bu, biliyorsunuz). Doktorlardan biri Amerika’ya gidecekmiş iş görüşmesine. Heyecanlı ama çaktırmamaya çalışıyor. Öbürü daha deneyimli, gideceği yere önceden gitmiş. Her yerde göl olan bir yermiş. Hatta insanların arka bahçelerinde kendi gölleri varmış filan. Ama yerin adını anlayamadım. Hafif şiddetli yusuf yüzünden olabilir. Neyse, daha çömez olana alışveriş merkezleriyle ilgili altın değerinde tavsiyeler verdi.

Lokal anestezi yapılırken acıdı, çünkü oralar zaten çok hassas ve artık biliyorum ki acıma potansiyeli daha yüksek. Ve acıdı. Ben de hafif bağırdım. Meyoovvv filan gibi bir ses çıkardım. Ama işler bitince özür diledim. Sonra çıktım ve bir farkettim ki çamaşırımı kullanamıyorum. Bir memem sargılı, diğeri alabildiğine özgür... Ne yapayım, çıktım. Malum, mevsim dönüyor, alerjiler hafiften hortladı, hapşuruklar arttı. Ben her hapşurukta malum arkadaşlara destek atarak ilerliyorum. Enteresan bir görüntü oldu sonuçta. Komik de geldi; kendimi oralarını buralarını yoklayan adamlara benzettim. Ama muhtemelen ben daha enteresan ve fantazik bir görüntü çizdim. Allahtan hastaydım; sargılar ve pansuman belliydi. (İffetli miso, valla)

Sonuç: İyi çıkacak, biliyorum.

Ve şu anda cidden ağrım var ama geçecek. Bunu da biliyorum.

marruu

14 Temmuz 2009

Ah Güllü hanım...


“Misocum, sorma, gaştı gitti valla gız. Ne bok yiycez bilmiyom. Bizim herif, eve artık ölüsü girer diyo.”
“Güllü hanım, yapmayın böyle. Bak oğlan sizi aramış, ailesi gelecekmiş. Hem kızınız 18 yaşını geçmiş, yasal olarak yapılacak bir şey yok.”
“Neyse Misocum, ben bu hafta gelmeyeyim de, haftaya allah kerim.”
“Tabi tabi, işinize bakın siz. Halledince gelirsiniz.”

Güllü hanım bize haftada bir temizliğe gelen bayan. Kızı ortaokul mezunuymuş. Aslen Ankara’lı ya da Yozgat’lılar. Tam emin değilim ama İç Anadolu’dan bir yerlerden sanırım. Oğlan Tunceli’liymiş. Ve de Alevi. Antalya’ya göç etmişler malum sebeplerden. Üniversitede 2 yıllık teknik bir bölümün öğrencisi. Çocuklar aptal mı? Asla izin çıkmayacağını bilmezler mi? Kaçmışlar. Ve hemen resmi nikah yapmışlar. Sonra oğlan Güllü hanımın evini aramış. “Resmi nikah yaptık, kızınıza da elimi bile sürmedim. Gönül rızanızı istiyorum,” demiş. Ailesini göndermiş. Artık hangi abuk sabuk sebepten çıktıysa bilmiyorum, tartışma yaşanmış. Zaten ortalık gergin, iyice beter olmuş. Aile büyükleri arayı düzeltmek için, “siz de Antalya’ya buyurun,” demişler. Bir iki atışma daha yaşanınca Güllü hanımın kızı kendini dokuzuncu kattan aşağıya atıvermiş.

Güllü hanım bitti, Güllü hanımın içi kupkuru şimdi. Misocuğum yutkunamıyorum, biliyor musun, dedi son konuşmamızda. Söylenecek hiç bir teselli sözü de yok. Bir daha da ne zaman yutkunur ya da şöyle derin bir nefes alabilir bilmiyorum.

Ah Güllü hanım...


21 Haziran 2009

Pe-ri-yan


Fizikle Kimya arasındaki çimlerde oturuyoruz. Sakin, huzurlu. Birazdan çay alırız belki. Otururuz ama en az bir yarım saat. Vakit var. Ben konuşurum vıdı vıdı, şunu bunu anlatırım. A.K “çok/pek/hiç” (duruma göre değişir) konuşmaz.

“Perihan, benim olduğum ortamda o herifi istemiyorum. Anlamıyor musun?”
“...”
“Ya ne diyorsun! Her şeyi görüyorum ben! Ben geldiğim zaman o herif gelmeyecek. Anladın mı?”
“...”

Miso’nun kedi kulakları dikiliyor. Oğlan giderek sinirleniyor. En az iki dakika boyunca “ben ve o aynı ortamda olmayacağız,” minvalinde cümleler kurup, kızın/Perihan’ın ne kadar anladığını görmeye çalışıyor. Ama Perihan anlamıyor ve öfkeden artık “h” harfi “y”ye kayıveriyor. “

“...”
“Ya kızım ne saçmalıyorsun? Yok öyle bir şey. Aptal saptal şeyler uydurma. Yok benim o kızla alakam.”
“...”
“Ya Periyan olmayan şeyi aklıma sokma. Yok diyorum öyle bir şey. Kızın da sevgilisi var. Konuyu dağıtma. İstemiyorum o herifle aynı ortamda olmak.”
“...”
“Periyan sıçtırtma bir tarafına. Ben bal gibi farkındayım ne olduğunun. Kendi kararını ver. İstemiyorum diyorum ya, anlamıyor musun?”
(Anlamıyor bilader. Sen niye anlamıyorsun?)
“...”
“Periyan sikirtme bak...”

A.K. zaten başından beri uyuz olmuş bana. Kibar kibar yüzüme bakmış dinlememem için uyarırcasına. Benim kulaklar çanak anten. Hoş, dinlemek için herhangi bir çaba harcıyor da değilim; yayın çok kuvvetli. Oğlanın öfkesi trajik, siniri arttıkça Periyan’ın Peryan filan olması ayrı bir komik. Ben terbiyesizce sırıtıyorum. Evet, güldüğüm için şimdi pişmanım, ama biliyorum ki gene olsa gene gülerim.

A.K. bütün ağırlığını koyuyor, “kalkın gidip çay alalım,” diyor. Aslında gitmek istemiyorum, işin sonu nereye varacak merak ediyorum ama A.K. çok efendi biri, böyle saygısızlıklara tahammülü yok. Kalkıyoruz mecburen. Gidip mimarlıkta içiyoruz çayı. A.K. kızgın ama bir şey demiyor. Benim keyfim yerinde ama saramıyorum da hikayeye, korkuyorum.

O üç-dört dakikalık kulak misafirliğinden bu yazı çıkıyor. Oysa o günkü çay seansımda yanımda başlıca müttefikim Kıvırım olsaydı, bu yazı değil, kısa öykü çıkardı eldeki artı malzemeden. O beni gizli gizli azarlayarak kaldırmazdı oradan.

heheh

pis kedi marruusu

08 Haziran 2009

Kurum-dışı-insan rahatsızlığı


Başka nasıl tarif edebilirim bilemedim. Başlığın sebebi budur. “Okul sınırları içinde okula ait olmayan” mı deseydim acaba? Bunlar hemen göze batıyor, hemen anlaşılıyor. Yok yok, kılık kıyafetten değil; etrafındakilerle “sağır var karşımda, iyice bağırayım, olmadı elimi kolumu olanca kuvvetimle sallayayım da anlaşılsın,” içgüdüsüyle konuştukları için. Ama okulun neresine giderseniz bu böyle. Aslında öğrenciler de öyle zaarif zaarif konuşan tipler değiller, onların da ses tonu gayet yüksek. Benim bahsettiğim farklı bir şey. “Mezun” diyerek bu kümeyi ufaltmayayım: Mezun olması şart değil. Öğrenci-hoca-asistan-çalışan grupların hepsini düşündüğümüzde okula ait olmayanlarda ses ayarı sıkıntısı oluyor. Aman allahım, ne konuşuyor olurlarsa olsunlar, enn çok onlar eğleniyor. Ne komik, ne komik. “Ağbi adam röveşata yaparken köt üstü bi düştü. Hahahah.” Ya da en bilici onlar. Bankacılık sektöründen tıbba, zannedersin alim muallim. Gerçi öyle olsa burada işin ne, aman efenim biz öyle sanalım maksat o.

Bu yazıyı Çatı’da yazdım. Az önce maruz kaldığım ‘canlandırma-anlatma-doğaçlama’ sebebiyle içeri kaçtım. Zaten anırıyor zat-ı muhterem, arkadaşları da paso haykırarak gülüyor, bir de üzerine ayağa kalkıp pozisyonu canlandırmaya başlayınca dedim ki bu gerizeka şimdi üzerime yıkılacak, kavuşmuş olucaz.

Ne bu ya?

Bağırın canım bağırın. Bilkent sırtları duymadı.

pıhhh